İnsanın Ruhani Gerçekliği

“Tanrı marifeti pınarından bir yudum içecek olursanız, gerçek hayatın cisim hayatı olmayıp ruh hayatı olduğunu anlarsınız…”
– Bahai Yazıları

Hz. Bahaullah’ın Zuhuru, bu dünyadaki yaşantımızın amacının Tanrı’yı tanımak ve O’nun huzuruna ermek olduğunu teyit eder. Bizim gerçek kimliğimiz ruhumuzdur. Ruhumuzun özgür iradesi ve anlayış gücü sürekli olarak hem kendimizi hem de toplumumuzu iyileştirmemizi mümkün kılar. Allah’a ve insanlığa hizmet yolunda yürümek hayatımıza anlam kazandırır ve aynı zamanda ruhumuzun bedenden ayrılıp Yaratıcısına doğru sonsuz yolculuğuna başlayacağı ana bizleri hazırlar.

Her insanın asıl kimliği rasyonel ve ölümsüz olan ruhudur. Ruhun özü ve gerçek kaynağı Allah’ın ruhani dünyaları olduğu için ruh, madde dünyasını aşmaktadır.

Bireyin varlığı, ruhani dünyalardan gelen ruh, gebe kalma sırasında embriyo ile birleştiği zaman başlar. Fakat bu birleşme maddesel değildir; ruh vücuda girmez veya vücudu terk etmez ve fiziksel bir yer kaplamaz. Ruh, maddesel dünyaya ait değildir ve vücut ile birleşmesi, ışık ile onu yansıtan aynaya benzer. Aynada beliren ışık onun içinde değildir; dış bir kaynaktan gelir. Bunun gibi ruh vücudun içinde değildir, onunla vücut arasında özel bir ilişki vardır ve ikisi birlikte insanı oluşturur. 

Ayna benzetmesinin bir diğer yönü, aynanın potansiyelini tamamen ortaya çıkartabilmesi için kirden arınmış olması ve Işığın Kaynağı’na yöneltilmiş olması gerektiğidir. Dua ederek, kutsal yazıları okuyup hayatımıza uygulayarak, davranışlarımızı geliştirmeye çabalayarak ve insanlığa hizmet ederek ruhlarımızın aynalarını temizlememiz mümkündür.

Ruhun doğasını tam olarak anlamamız mümkün olmamakla birlikte Bahailer inanmaktadır ki, insanlığın ilerlemesi ruhun güçleri sayesinde başarılmaktadır. Hz. Abdülbaha ruh için “eşyanın hakikatini keşfeylemesi, kâinatın hassalarını idrak eylemesi ve varlıklardaki sırları anlaması mümkündür,” diye yazmış ve şöyle devam etmiştir: “Şu gördüğümüz fenler, ustalıklar ve sanatlar, bedialar, tesisler, keşifler ve teşebbüsler hep nefs-i nâtıka idraklerinden meydana gelmiştir.”

Bahai yazılarına göre bu dünyadaki ölüm gerçekleştiğinde ruh, bedenle bağını kopararak mükemmelliğe doğru sonsuz bir yolculukta ilerlemeye devam eder. 

Tüm ilahi dinlerde insanoğlu Allah’ın nazarında yaratıkların en şereflisi olarak kabul edilir. Örneğin Kur’an-ı Kerim’de “Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık” diye buyrulmaktadır. Aynı görüş Bahai yazılarında da sıkça vurgulanır. Örneğin insanın gerçek doğası şöyle tarif edilir: “Seni kuvvet elleriyle yaptım, kudret parmaklarıyla yarattım, nurumun özünü sende emanet bıraktım.” 

Bununla birlikte insanın asil bir varlık olduğu tespiti, insanın yaradılışında daha alt seviyede bir varoluşun da mevcut olduğu gerçeğini gölgelemez. Hepimizin içinde binlerce yıllık biyolojik evrimimizin bir parçası olarak, hayvanlar âlemiyle paylaştığımız bazı ortak özellikler vardır. Ancak hayvanlar arasında yaygın olan pek çok davranış tarzı insana yakışmaz. Hz. Abdülbaha bu konuda şu açıklamayı yapmıştır: “İnsanın iki doğası vardır; ruhani veya yüce olan ile maddi veya daha aşağı olan. İnsan biriyle Allah’a yaklaşır, diğeriyle ise sadece dünya için yaşar. İnsanda bu iki özelliğin işaretleri de mevcuttur.” 

Bahai Dini’nde Tanrı sevgisi, güzelliğe cezbolma ve bilgiye susamışlık, tüm insanların içinde mevcut olan ve insanoğlunun yüceliğini gösteren nezaket, adalet, doğru sözlülük ve güvenilirlik gibi ruhani nitelikleri ortaya çıkarıp geliştirmekte hepimize destek olan güçler olarak görülür. Bu güçlerin işlerlik kazanması, hem kendimizin hem de toplumun dönüşümüne olumlu yönde katkıda bulunmamıza ve daha kuvvetli bir amaç duygusuna sahip olmamıza katkıda bulunur.

İnsanın ruhani doğasını ileri taşıyan güçlerden biri olan güzelliğe cezbolma, sevgiyle yakından ilişkilidir. Bu cezbolma hali belli bir seviyede, doğada vakit geçirirken hissettiğimiz hoşnutluk duygusunda, sanat ile meşgul olurken ya da çeşitli sanat eserlerini izlerken hissettiğimiz duygularda ya da bir fikrin veya bilimsel bir kuramın üzerimizde yarattığı etkiye verdiğimiz karşılıkta kendisini gösterir. Başka bir seviyede ise evrende düzen, anlam ve üstünlük arayışımızın altında yatan şey aslında güzelliğe cezbolma duygusudur.

İnsanı yücelten bir diğer güç olan bilgiye susamışlık ise bizi gerçeğin her boyutu hakkında daha dolu bir anlayış arayışına doğru iter. Bireyin karakteri, toplumun ve ruhani güçlerin işleyişi ile fiziksel evren bu boyutlardan sadece birkaçıdır. Hz. Abdülbaha’nın bununla ilgili açıklaması şudur: “Hz. Bahaullah’ın ilk öğretisi, herkesin yükümlülüğü olan gerçeği araştırma görevidir. Gerçeği araştırmak ne demektir? Şu demektir: İnsan kulaktan dolma her şeyi unutmalı ve gerçeği kendisi irdelemelidir; çünkü duyduğu sözlerin gerçeğe uygun olup olmadığını bilemez. Doğruyu veya gerçeği nerede bulursa, diğer her şeyi terk ederek, diğer her şeyden vazgeçerek, dört elle ona sarılmalıdır. Zira gerçekliğin dışında, batıl inanış ve hayalden başka bir şey yoktur.

Bahai İnancı’na göre bireyin yaşamı, gebe kalma sırasında ruh embriyo ile birleştiği zaman başlar. Maddi âlemdeki ölüm gerçekleştiğinde her biri kendi aslına geri döner; beden toprak dünyasına, ruh ise Allah’ın ruhani dünyalarına…

Hz. Abdülbaha şöyle buyurmuştur: “Bedenin ölmesiyle beraber ruhun da öldüğüne hükmetmek kafesin kırılmasıyla içindeki kuşun da öldüğüne hükmetmeye benzer. Kafesin kırılması kuşun umurunda mı? Beden kafes, ruh ise onun içindeki kuş gibidir… Kafes kırılacak olursa, kuş mevcut ve kararlıdır; hatta bu takdirde onun duyguları artar, anlayışı çoğalır, daha ziyade ferahlanır…”

Bahailer reenkarnasyona inanmazlar ve Bahai yazılarına göre ruh beden ile bağını kopardıktan sonra mükemmelliğe doğru sonsuza dek sürecek bir yolculukta ilerlemeye devam eder.

“Bu dünya ile öbür dünya arasındaki fark, rahim âlemi ile bu âlem arasındaki fark gibidir” diye buyurmuştur Hz. Bahaullah. Nasıl ki ana rahmi insanın ilk fiziksel gelişimi için ortam sağlıyorsa dünya yaşamı da aynı şekilde ruhlarımızın ölümden sonra devam edeceği yolculukta ihtiyaç duyacağı ruhani nitelikleri ve kapasiteleri geliştirdiğimiz alandır.

Bu bağlamda bakıldığında ölüm korkulacak bir şey değildir. Hz. Bahaullah ruhtan “müjde” olarak bahseder. Şöyle buyurmuştur: “Sen Benim padişahlığımsın; padişahlığım batmaz: Niçin batarım diye korkuyorsun? Sen Benim ışığımsın; ışığım sönmez: Neden sönerim diye üzülüyorsun? Sen Benim güzelliğimsin: Güzelliğim solmaz. Sen Benim gömleğimsin: Gömleğim eskimez.”

Bahai yazıları, varoluşun çeşitli âlemlerinde işleyen belli başlı güçlerden ve potansiyellerden bahsederken ruh ifadesini kullanır.

Büyüme gücü veya bir başka deyişle bitki ruhu bitkilerde görünür ve daha üst varoluş seviyelerinde de kendini göstermeye devam eder. Ancak bir ağacın büyümesi ne kadar mükemmel olursa olsun, hiçbir zaman hayvanlar âlemindeki güçleri bilemez.

Duyular hayvan ruhunun belirtileridir. Hayvanlar görür, duyar, koku ve tat alır ve hisseder. Ancak Hz. Abdülbaha’nın açıklamasına göre hayvan “doğa âleminin esiridir ve doğanın içerisinde veya ötesinde olanla ilişkisi yoktur; ruhani algılardan yoksundur, bilinç sahibi olmanın cezbedici özelliklerinden mahrumdur, Tanrı âleminden habersizdir ve doğanın kanunundan sapmaktan acizdir.”

İnsan ruhunun ise görünen ve görünmeyen hakkında bilgi edinme kapasitesi vardır. İnsanlığın ruhani ve maddi ilerleyişi, örneğin bilimsel gelişmelerden adil yönetim sistemlerinin oluşturulmasına, teknolojik icatlardan ve sanatsal çabaların olgunlaşmasına kadar hepsi insan ruhunun gücünün ifadeleri olarak görülebilir.

Ruhani gerçekler hakkında bilgi sahibi olabilmek için insanların iman ruhu ile desteklenmesi gerekir. Bu konu ile ilgili Hz. Abdülbaha şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “İnsan ruhu, iman ruhu ile desteklenmedikçe, ilahi sırlar ve lahuti hakikatler hakkında bilgi sahibi olamaz. Bunun misali aynadır. Ayna her ne kadar da temiz, güzel ve şeffaf olsa, yine ışığa muhtaçtır. Güneşin ışığı ona vurmadıkça Tanrı sırlarını sezemez.”

İnsan ruhunun ötesinde güce sahip olan, tüm varoluşu aydınlatan sınırsız ilahi güç ise Ruhu’l-Kuds yani Kutsal Ruh’tur. Ruhu’l-Kuds, Allah ile yaratılış arasındaki aracıdır. Tanrı Elçilerinin çoğu yüksek eğitim almamışlardı. Fakat buna rağmen Ruhu’l-Kuds’ün gücü sayesinde insanlığın büyük eğitmenleri haline geldiler. Hz. Abdülbaha, Ruhu’l-Kuds’ün her gelişinde dünyanın yenilendiğini, yeni bir devrin açıldığını ve insanlığın yeni bir elbiseye büründüğünü açıklamıştır.

Tarih boyunca insanlık bu dünyadaki yaptıkları ile bunların Allah’ın ruhani dünyalarındaki sonuçları arasındaki ilişkinin doğasını merak etmiştir. Bu konu hakkında farklı inanç ve kültürlerde çeşitli yaklaşımlar olsa da en çok bilinen açıklama klasik dini metinlerde olandır; dünyada erdemli bir hayat yaşayanların ödüllendirildiği bir cennet ve doğru yoldan sapmışların cezalandırıldığı bir ölüler dünyası… Bütün bu açıklamalar tarih boyunca dünyanın her köşesinde insanların varoluş amaçlarını düşünmelerine, aşağı doğalarının kötü yönlendirmelerine karşı direnç göstermelerine ve ruhani bir yaşamın gerekliliği üzerinde tefekkür etmelerine vesile olmuştur.

Aslında ceza ve ödül ruhun yaşamının her aşamasında vardır çünkü bunlar, adaletin üzerine inşa edildiği iki temel sütundur ve tüm diğer dinlerde olduğu gibi Bahai Dini’nde de insanın bu dünyada yaptığı iyiliklerin ödüllendirileceğine, kötülüklerin ise cezalandırılacağına inanılır. Bununla birlikte Bahai öğretileri cennetin ve cehennemin varlığını teyit ederken bunların fiziksel mekânlar olmayıp ruhun mükemmelliğe doğru sonsuz yolculuğunu vurgulayan kavramlar olduğunu ifade eder. Yani cennet ve cehennem esas itibarı ile hem bu dünyadaki hem de öbür dünyadaki bir var olma hâlidir.

Ölümden sonraki ödüllendirme ve ceza, maddesel bir varlık olmayan ruhun yapısına uygun, yani ruhani ödül ve ruhani ceza şeklindedir. Bu ödül ya da ceza, insanın dünyada yaptıklarının sonuçlarına dair ruhun elde edeceği bir farkındalık veya bilinç hâli olarak anlaşılmalıdır. Bu bilinç hâlinde ödül, Allah’a yakınlık ve O’nun sevgisine kavuşmaktır. Ceza ise Allah’tan uzaklık ve yaptığımız kötülükler nedeniyle kendimize ve diğer insanlara verdiğimiz zarara dair yaşayacağımız şiddetli bir pişmanlık duygusu olarak anlaşılabilir. Artık bu dünyadan ayrılmış olduğumuz için yaptığımız kötülüklerin yol açtığı zararları telafi etme imkânımız olmayacağı için ruhumuz bu durum dolayısıyla büyük bir pişmanlık yaşayarak acı çekecektir.

Ruhun Vasıfları

Ruhani yaşamın merkezinde Allah’ın âlemlerindeki sonsuz yolculuğumuzda bize destek olan ruhani niteliklerin geliştirilmesi vardır. Ana rahmindeki bir bebek, bu dünyada kullanacağı organları nasıl geliştiriyorsa bizim de bu dünyadaki sınırlı ve kıymetli zamanımızı ruhani âlemlerde ihtiyaç duyacağımız nitelikleri edinmeye adamamız gerekir.

Ruhani nitelikler benliğe odaklanarak değil, insanlığa hizmet ederek geliştirilir. Hz. Bahaullah düşüncelerimizin odak noktasının “gönül ve ruhların kötülükten arınması”  olması gerektiğini bildirmiştir. “Bunun yolu,” diye devam eder, “iyi amel, faziletli bir hayat ve güzel huydur.”   Hz. Abdülbaha ise şöyle ifade eder: “İnsan, sorumluluklarını yerine getirmek için ayağa kalkarsa ne kadar seçkin, ne kadar saygındır; toplumun menfaatine gözlerini kapar ve değerli hayatını kendi bencil ilgi alanları ve kişisel çıkarları için tüketirse de bir o kadar rezil ve değersizdir.”

Ruhani nitelikler geliştirme çabasını, suçluluk duygusuna kapılıp umudumuzu kaybetmeden ve hatanın kaçınılmazlığını kabul ederek ama potansiyel olarak içimizde var olanı gözden kaçırmadan, alçakgönüllü bir tavır içinde Allah’ın gösterdiği yolda yürüme çabası şeklinde düşünebiliriz. Bahai Dini’ne göre bu yolda türlü zorluklar olsa da bunları aşma çabası aslında mutluluk verici, hatta neşeli bir uğraştır.

Hayat boyu sürecek bu gelişim yolunda, yani insanın karakterinin böyle kademeli olarak saflaşması sürecinde karşılaşılabilecek en büyük tehlike, bu ruhani çabaya engel olan ve temelini sarsan özellikler olan kendini beğenmişlik, üstünlük ve gurur duygularıdır. Hz. Abdülbaha’nın aşağıdaki buyruğu bu konudan bahsetmektedir: “Her insan evladı Allah’ın kuludur… Hepsi Allah’ın sonsuz merhamet çeşmesinden kana kana içmiştir ve hepsi O’nun gözünde ve sevgisinde kullar olarak eşittir… Bundan dolayı, kimse kendisini başkasından yüce saymamalı, kimse bir başkasına gurur yahut üstünlük göstermemeli, kimse kimseyi hor veya hakir görmemeli ve kimse bir insan kardeşini mahrum etmemeli veya ona baskı yapmamalıdır… Tüm insanlarla kibarlık ve şefkat ile ilişki kurmalıyız. Herkesi gönülden sevmeliyiz.”

Kişinin karakterini saflaştırma çabaları gurur ve üstünlük duygularına yol açmamalıdır. Hz. Bahaullah şunu bildirir: “İnsanı alçakgönüllülük izzet ve iktidar göklerine çıkarır, mağrurluk ise zillet ve hakaretin dip bucağına indirir.” Gerçek alçakgönüllülük pasiflik veya hareketsizlik doğurmaz ve bu vasfın motivasyon eksikliğiyle de karıştırılmaması gerekir. Birey kendi zayıflığının ve Allah’ın güçlülüğünün farkında olarak alçakgönüllülükle elinden geleni yapar ve sonrasını Allah’a havale eder.

Bu şekilde insan hayatına özgüven ve neşe getiren bu iki ahlaki değer hakkında Bahai yazılarında geçen bazı açıklamalar şöyledir:

“Ey Kulum! Dünya bağını kopar, nefis zindanından çık. Fırsatı ganimet bil. Bu vakti bir daha göremezsin; bu fırsatı asla bulamazsın.” 

“Başına gelen beladan ötürü üzülme; her şeyi bilen kudretli ve hikmetli Tanrı’ya tevekkül et. Evini ilahi sözlerin temeli üzerine kur ve sonra Rabbini an. O sana yeterlidir, O sana tüm yaratıkların ötesinde yeterlidir.”

“Bugün insanlığın boynu zillet, ıstırap ve kederle bükülmüştür, kimse kaçıp kurtulamaz. Dünya gözyaşlarıyla ıslanmıştır; ancak Allah’a şükür, çare kapımızdadır. Geliniz, kalplerimizi madde dünyasından çevirelim ve ruhani dünyada yaşayalım! Bizi özgür kılacak şey ancak budur! Eğer güçlüklerle kuşatılırsak Allah’a başvurmamız yeter ve O’nun yüce Merhametiyle yardım görürüz. Eğer başımıza bir ıstırap ve sıkıntı gelirse yüzlerimizi Melekûta dönelim, böylece semavi teselli üzerimize yağacaktır. Eğer hastaysak ve dertliysek Tanrı’nın şifası için yalvaralım, böylece O duamızı cevaplandıracaktır. Düşüncelerimiz bu dünyanın tatsızlıklarıyla dolduğunda gözlerimizi Allah’ın merhametinin tatlılığına çevirelim, O bize semavi dinginlik gönderecektir! Maddi dünyada hapsedilmiş olsak bile, ruhumuz Göklerde süzülebilir ve gerçekten de özgür olabiliriz! Günlerimiz sona ererken ebedi âlemleri düşünelim, böylece neşeyle dolabiliriz!”

“İnsan yaşamının sürecinde ilk önce arınmışlık daha sonra ise tazelik ve ruhun bağımsızlığı bulunmalıdır.” diye açıklar Hz. Abdülbaha. “Nehir yatağı önce temizlenmeli ve daha sonra içinde tatlı suların akışı sağlanmalıdır. Pak bir iç göz Tanrı Likasını algılar, temiz bir his Tanrı İnayet bahçesinin güzel kokularını duyar, arı bir yürek gerçeğin güzelliğine ayna olur.” İnsan kalbi, ruhani nitelikler yansıtıp ilahi sıfatlar açığa çıkarabilen bir ayna gibidir. İnsan kalbinin bunu başarabilmesi için dünyanın tozu ve kirinden sürekli temizlenmesinin önemi hakkında Bahai yazılarından bazı ifadeler aşağıda bulunabilir:

“Kalpleriniz, Gerçeklik Güneşi’nin tüm ışığının yansıyabileceği parlatılmış aynalar misali temiz ve saf olsun.”

“Ey Ruh Oğlu! İlk öğüdüm şudur: İyi, güzel ve aydın bir yüreğin olsun ki daimi, baki, ezeli ve kadim bir padişahlığa eresin.”

“Ey Adem Oğulları! Güzel sözler ve temiz ameller Tanrı’nın izzet semasına yükselir; çalışınız ki amelleriniz riya tozlarından, nefis ve arzu bulanıklığından temizlenip Tanrı’nın Kabul katına girsin; çünkü yakında insan sarrafları Mabud’un önünde halis takva ve temiz amelden başka bir şey kabul etmeyeceklerdir. Rabb’in irade ağzından parlayan hikmet ve manâ güneşi budur. Ne mutlu ona yönelenlere!”

“Her şeydeki temizlik ile kutsallık arınmışların özellikleri ve özgürlerin gereken niteliklerindendir. En büyük yetkinlik temizlik, takdis ve kusurlardan arılıktır. İnsan tüm konularda arınmış ve temiz olunca Aşikâr Işığın doğuş yerine dönüşecektir.”

“Dünya da, içinizden sevindiğiniz şeyler de, insanlara karşı böbürlendiğiniz şeyler de gelip geçecektir. Yüreklerinizin aynalarını dünya pasından ve onda olan her şeyden arındırın ki Tanrı’nın parlak ışığını yansıtabilsinler. Bu sayede Tanrı’dan başka her şeyden vazgeçebilir ve Kerim, Her Şeyi Bilen ve Hikmetli Rabbinizin rızasını kazanabilirsiniz.”

Doğruluk, güvenilirlik ve adalet yalan söylememekten çok daha fazlasını içerir. Bunlar daha kapsamlı bir anlam taşır ve doğruyu yanlıştan ayırt etme, doğrunun değerini bilip bunu savunabilme kapasitesini ima eder. O halde, ruhani bir hayat yaşamanın bir gerekliliği, bu ruhani nitelikleri geliştirmek için sürekli çaba göstermek, onların düşünce ve hareketlerimizde her an mevcut olduklarından emin olmaktır.

Bireysel ve toplumsal ilerleme için hayati olan bu ahlaki değerlerle ilgili Bahai yazılarındaki bazı ifadeler aşağıdaki gibidir:

“Ey Ruh Oğlu! En çok sevdiğim şey insaftır. Bana rağbetin varsa ondan yön çevirme; güvenimi kazanmak istiyorsan ondan gafil olma. Bir şeyi başkalarının gözüyle değil kendi gözünle görür ve başkalarının bilgisiyle değil kendi bilginle bilirsen buna muvaffak olursun. Gereğini artık sen düşün. Bu Benim sana bir ihsanım, senin için bir inayetimdir. Onu gözden ırak tutma.”

“Hiçbir ışık adalet ışığına muadil olamaz; dünyada düzenin ve insanlık camiasının rahatlığının vasıtası budur.”

“Doğruluk bütün insan erdemlerinin temelidir. Doğruluk olmadan, herhangi bir ruh için Allah’ın tüm dünyalarında gelişme ve başarı olanaksızdır. Bu kutsal nitelik insanda yerleşince, tüm ilahi meziyetler de elde edilecektir.”

“Tanrı’nın sevdiği faziletler ve vasıflar gün gibi açıktır. Bunlar hep Semavi Kitaplarda açık açık yazılıdır. Güvenilirlik, doğru sözlülük, Tanrı ile baş başa bulunulduğu sırada temiz yüreklilik, kazaya rıza, Tanrı’nın verdiğine kanaat, felakette sabır ve hatta şükür ve hangi şart altında olursa olsun Hakk’a güven bunlar arasındadır. Tanrı’nın katında bunlar en yüksek ve en güzel huylardan sayılır.

Zihin ve kalplerimizdeki bilgi ve sevgi çoğaldıkça ruhani niteliklerimiz de serpilip gelişir. Bu süreçte, neyin gelişim yolunda ilerlememizi sağladığını ve neyin bizi alçalttığını ayırt etme kabiliyetimiz sürekli artar ve fiziksel evren, insanoğlu, toplum ve ruhun yaşamı hakkındaki anlayışımızda ilerleme kat ederiz. Sevgi, bilgi ile büyür ve gerçek anlayış, sevgi ile geliştirilir.

Vicdan ile akıl arasında oluşabilecek ikilemleri önleyen bu kavramlara dair Bahai yazılarında geçen bazı açıklamalar şöyledir:

“Dünyayı, dünyada yaşayan ve kımıldanan her şeyi yarattıktan sonra Kendi hür iradesiyle insanoğluna Kendini tanıyıp sevmek kabiliyet ve imtiyazını buyurmuştur. Bu kabiliyet, bütün yaratılışın sebep ve saiki sayılmalıdır.”

“Varlık âleminde sevginin gücünden daha büyük bir güç yoktur. İnsanın kalbi sevgi ateşiyle yandığı zaman, o kişi her şeyi feda etmeye hazır olur – hatta hayatını bile.”

“Allah bize etrafımızdaki dünyaya bakalım da medeniyeti ve insanlığa yakışan şeyleri ilerletip geliştirecek vasıtalara sahip olalım diye göz bağışlamıştır. Bilim insanlarının ve filozofların hikmet dolu sözlerini dinleyelim, bunlardan faydalanalım ve dediklerini yapmak için çaba harcayalım diye kulak vermiştir. Halka hizmete adansın diye bize akıl ve beceriler verilmiştir ki bütün diğer türlerin üzerinde bir idrak gücü ve muhakemeyle farklılaşan biz, büyük ya da küçük, sıradan ya da olağanüstü durumlarda, tüm insanlık bilginin zapt edilmez kalesinde korunana kadar, her zaman ve her aşamada emek harcayalım. İnsanların mutluluğu için durmaksızın yeni temeller atmalı ve bu amaca ulaştıracak yeni araçlar bulup geliştirmeliyiz. İnsan, sorumluluklarını yerine getirmek için ayağa kalkarsa ne kadar seçkin, ne kadar saygındır; toplumun menfaatine gözlerini kapar ve değerli hayatını kendi bencil ilgi alanları ve kişisel çıkarları için tüketirse de bir o kadar rezil ve değersizdir!”

“Evrenin olaylarını gözlemlediğimizde, hayatın çevresinde döndüğü eksenin sevgi, ölüm ve yıkımın çevresinde döndüğü ekseninse düşmanlık ve nefret olduğunun farkına varırız… Her mertebe ve âlemde, birlik ve uzlaşı, sevgi ve kardeşlik hayata sebep iken anlaşmazlık, düşmanlık ve ayrılığın her zaman ölüm meydana getirdiği açıktır. Bundan dolayı, insanlık arasında birlik ve uzlaşmanın günden güne artabilmesi ve sevgi ile yakınlığın daha göz alıcı bir görkemle ve apaçık görünmesi için canla başla gayret etmeliyiz.”

Bahai yazıları İlahi Yasa’nın birbirini tamamlayan iki yönünü tanımlar. Bunlardan ilki Allah’ın tüm dinlerinde hayat bulan, evrensel ve değişmez ruhani yasalardır. Diğeri ise insanlığın toplumsal ve ruhani yaşamını düzenlemeye hizmet ederken, çağın özel ihtiyaçlarına ve koşullarına göre değişir.

Bireyin toplumsal ve ruhani yaşamı ile ilgili Hz. Bahaullah’ın yasalarının birçoğu Kitab-ı Akdes’te yer almaktadır. Bu kitapta namaz, oruç, evlilik, miras hukuku gibi konulara dair yasalar ve alkol, uyuşturucu ve zinanın yasaklanması gibi hükümler yer alır. Kitab-ı Akdes ayrıca ruhban sınıfını kaldırmış, köleliği yasaklamış, inzivaya çekilmeyi ve keşişliği men etmiş, hayvanlara eziyeti ve dedikoduyu şiddetle kınamış, bir ticaretle veya meslekle meşgul olmanın önemini özellikle vurgulamış, her bireye bulunduğu ülkenin yasalarına itaat etme sorumluluğunu yüklemiş ve Bahailerin dostluk ruhu içerisinde tüm dinlerin inananlarıyla arkadaş olmalarını öğütlemiştir.

Bu ve diğer yasalara bağlılığın önemi açık olmakla beraber, İlahi Yasa’nın “yapılacaklar ve yapılmayacaklar” şeklindeki basit bir listeye indirgenemeyeceğini unutmamak önemlidir. Bu yasaları ve onlara bağlılığı değerli kılan esas şey, bireyin davranış kalıplarını geliştirmekte, insanlığın kolektif yaşamını düzenlemekte, kültürü şekillendirmede ve sonunda medeniyetin ilerlemesini sürdürmekte Tanrı Sözü’nün sahip olduğu dönüştürücü güçtür. 

Kitab-ı Akdes’in bu konudaki rehberliği açıktır: “Sanmayın ki, sizlere yalnızca bir dizi hükümler indirdik. Aksine, seçkin Şarap’ın mührünü kudret ve iktidar parmaklarıyla söktük…” Aynı Kitap’ta İlahi Emirlere dair şu vurgulanır: “Kudret Dilim izzet Ceberutumdan şu sözlerle hitap ediyor: ‘Emirlerime cemalimin aşkına uyunuz.”

KAPAT