Temel Prensipler

“Bu devirde tüm dünya uluslarının içerisinde yeni bir hayat kımıldamaktadır…”
– Bahai Yazıları

Tüm İnsanlık Tek Bir Ailedir

Bahai Dini’nin temel öğretilerinden ilki tüm insanlığın birliğidir. Hz. Bahaullah insanlara şunu öğütler: “Dostlar! Birlik çadırı kuruldu; birbirinize yabancı gözüyle bakmayınız. Hepiniz bir ağacın meyveleri ve bir dalın yapraklarısınız.”

Tüm insan ailesinin bir olduğu gerçeğini izah etmek için Hz. Bahaullah tarafından yapılmış başka bir benzetme de tüm insanlığın tek bir insan bedeniyle kıyaslanmasıdır. Beden içerisinde, olağanüstü çeşitlilikte şekilleri ve görevleri olan milyonlarca hücre insanın varlığını mümkün kılmak için birlikte çalışmaktadır. Hem bireysel görevleri için hem de bütünün büyüyüp gelişmesi ve sağlığı için neye ihtiyaç duyarlarsa vermekte ve almaktadırlar. Hiç kimse sağlıklı bir bedenin yaşamını, bugünlerde toplumu tanımlamak için yaygın olarak kullanılan sınırlı kaynaklar için çıkarcı rekabet kavramı gibi kavramlarla tanımlamayacaktır. Kimse de bedenin daha iyi görev yapabilmesi için onun tüm hücrelerinin aynı olması gerektiğini savunmayacaktır; böyle bir aynılık sebebiyle beden, var olması için gerekli karmaşık görevlerden herhangi birini yerine getiremez kılacaktır. İnsan bedeninin görev yapmasını yöneten prensip çeşitlilik içinde birliktir.

İnsan toplumunu da benzer bir biçimde düşünmek mümkündür. Toplum, çeşitli yakın ilişkilere ve ikincil kimliklere sahip olan, fakat aynı zamanda insanlığın geriye kalanıyla paylaştıkları ve ruhani doğa olarak yerleşmiş bir asıl kimliğe – insan kimliğine – de sahip olan çok büyük sayıda bireylerden ve gruplardan oluşmaktadır. Bütün insanların gerçeğini yansıtan bu kimlik, onların herkesin ortak çıkarını ilerletmeye yönelik kolektif çabalarının temelini oluşturmaktadır.

İnsanlığa bu bakış açısıyla bakıldığında, birliği ve bunun tesis edilmesi için çabalamanın gerekliliği göz ardı edilemez. Tarih, asırlar boyunca uluslar, toplumlar, dinler ve mezhepler arasında bitmek bilmeyen savaşlara ve çekişmelere tanık olmuştur; ancak bu çağda insanlık birleşmek ve yaşamakta olduğu sıkıntıları birlikte aşmak için gerekli teknolojik ve entelektüel zenginliğe sahiptir. Birliğin sağlayacağı faydalar ve uyumsuzluğun sebep olduğu hastalıklar açıkça ortaya çıkmış, insanların ortak duygulara ve amaçlara sahip olmasının getireceği kazançların ne kadar büyük olduğu anlaşılmıştır.

Dünya halkları arasında birlik ve barışın ancak sorunların çözülmesinin ve adaletsizliklerin giderilmesinin ardından mümkün olabileceği düşüncesinin aksine Hz. Bahaullah, milliyetleri, inançları veya etnik kökenleri ne olursa olsun tüm insanların karşı karşıya bulunduğu asıl meselenin, insan tabiatının birliğini yansıtacak bir küresel toplumun temellerini atmak olduğunu ifade eder. 

Yeryüzü sakinlerinin birleşmesi, ne uzak bir geleceğe dönük bir hayal ne de bir seçim meselesidir. Bu, sosyal evrim sürecinin bir sonraki ve kaçınılmaz evresidir. Geçmişin ve geleceğin tüm tecrübeleri bizi bu yöne doğru itmiş olup bundan sonra da itecektir. Bu gerçek kabul edilip benimsenmediği sürece, yerküremize musallat olan musibetlerin hiçbiri çözüme kavuşamayacaktır, çünkü bu çağda cebelleştiğimiz tüm dertler, ne özel ne de bölgeseldir, tamamen küresel ve evrensel boyuttadır.

Tüm İlahi Dinlerin Kaynağı Tektir

Bahai yazılarına göre tüm ilahi dinlerin temeli birdir. Öğretilerinin çoğu birbirinin aynısıdır çünkü bunlar çağın ihtiyaçlarına ve koşullarına göre yenilenen ve zaman zaman tekrarlanan ve sonsuza kadar geçerli olacak ilahi yasalardır. Dikkatli bir şekilde incelenecek olursa farklı dini sistemlerin aralarındaki ortak noktaların, farklılıklardan çok daha fazla olduğu görülecektir. Bahailere göre bunun nedeni ilahi dinleri kuran bütün mübarek Elçilerin öğretilerinin özleri itibariyle tek ve hepsinin kesinlikle doğru olmasıdır. Hepsi insanlığa hizmet etmiş ve mükemmelliğe ulaşma yolculuklarında ruhlara rehberlik etmiştir. Hz. Bahaullah bu konuda şöyle söyler: “Hangi ırk veya dinden olurlarsa olsunlar, dünya insanlarının ilhamlarını aynı semavi Kaynak’tan aldıkları ve tek bir Allah’ın kulları oldukları konusunda hiçbir kuşku olamaz.” 

Hz. Bahaullah tüm Tanrı Mazharlarının aynı fiziksel doğaya ve ruhani makama sahip olduğunu öğretir. Aralarında mutlak eşitlik vardır. Hiçbiri diğerinden daha üstün değildir. Ancak insanlık bazı şekil farklılıklarına bağlanarak inançlar arasında bölünmüştür. Çok büyük oranda atalarımızdan körü körüne taklit yoluyla miras kalan bu yapay farklılıklar hiçbir şekilde dinlerin temeli ve esası değildir. İlahi Gerçek’ten ve Tanrı Mazharlarının getirdikleri öğretilerden uzaklaşılması, anlaşmazlık ve önyargılara, mücadele, çekişme ve savaşlara neden olmuştur. 

Hz. Bahaullah tüm insanlığı bu ayrımcılığın yapay ve sonuçları itibarıyla çok tehlikeli olduğu konusunda şöyle uyarır: “Ey Tanrı birliğine inananlar! Tanrı Mazharlarına veya Onların Zuhurlarına öncülük veya eşlik eden alametler arasında sakın seçim yapmayınız. Bu gerçeği görmek isteyenler için tevhidin asıl manası işte budur. Emin olunuz ki Tanrı Mazharlarının edip eyledikleri ve eyleyecekleri ve hatta Onlarla ilgili her şey Tanrı’dandır, Tanrı’nın meram ve iradesinin tecellisidir. Onların şahısları, sözleri, memuriyetleri, davranışları arasında en ufak bir fark gözetenler, Tanrı’yı inkâr, ayetlerini red ve Elçilerinin Emrine ihanet etmiş olurlar.” 

Öte yandan dini öğretiler arasında bazı doğal farklılıklar da vardır. Tanrı Mazharlarının öğretilerindeki bu farklılıklar, bu Mazharların makamlarından veya önem seviyelerinden değil, zuhur ettikleri çağın ihtiyaç ve kapasitelerinden kaynaklanır. Hz. Bahaullah’ın bu konudaki açıklaması şöyledir: “Bu prensipler ve şeriatlar, bu kökleşmiş kuvvetli sistemler, aynı Kaynaktan çıkmış olup tek bir Işığın ışınlarıdır. Görülen başkalıkların sebebi bunların kuruldukları devirlerin icaplarında aranmalıdır.”

Kadın ve Erkek Eşittir

Bir toplumda kadın erkek eşitliğinin kurulması, insanlık âleminin birliğine ulaşmak için hayati bir önkoşuldur ve günümüzde birçok insanın zihnini meşgul edip çabalarına yön veren bir konudur. Bahailer kadın erkek eşitliğinin sadece toplumun iyiliği için ulaşılması arzu edilen bir durum olmakla kalmayıp insanın varoluşu ile ilgili temel bir gerçek olduğunu savunurlar.

Bahai yazılarına göre insanın gerçeği onun ruhudur ve ruhun cinsiyeti yoktur; dolayısıyla kadın ve erkeğin arasında ruhaniyet açısından hiçbir fark ve üstünlük bulunmamaktadır. Bu bakış açısında göre ruhani bir gerçek olarak zaten var olan eşitliğin, uygulama olarak günlük hayata da yansıtılması bir zorunluluktur.

Dünyanın hemen her yerinde gördüğümüz ve erkeklerin çeşitli şekillerde sahip olduğu avantajlar, erkeklerin üstünlüğünün bir sonucu olmayıp aslında kadınlara potansiyellerini geliştirme fırsatlarının verilmemiş olmasından kaynaklanır. O halde kadın erkek eşitliği, ruhani dünyada olduğu gibi bu madde dünyasında da bir gerçeklik haline gelene kadar insanlığın gerçek anlamda ilerlemesi mümkün değildir.

Bu eşitliğin hayata geçirilmesi ise sadece kadınlara sosyal düzen içerisinde toplum işlerine katılmaları için yer açmakla başarılamaz. Aksine birbirlerinin tamamlayıcısı olan kadınlar ve erkekler, eşitliğin hâkim olduğu sosyal bir düzeni kurabilmek için omuz omuza çalışmalıdırlar.

Hz. Bahaullah’ın öğretilerinden biri kadın ve erkek eşitliğidir. İnsanlık dünyasının iki kanadı vardır; biri erkek öbürü ise kadındır. İki kanat eşit olmayınca kuş uçamaz.

Bahailerin bu konuyla ilgili bakış açısını daha derinlemesine incelemek için www.kadinerkekesitligi.org web adresini ziyaret edebilir ve Türkiye Bahai Toplumu’nun bu alandaki çalışmalarına dair bilgileri, sitemizin Kadın Erkek Eşitliğine Doğru İlerleme başlığı altında bulabilirsiniz.

Bahailer bugün yaşadığımız birçok anlaşmazlığın bir nedeninin insanların birbirlerinin dilini anlamamaları olduğu düşüncesindedir. Her ülkede farklı bir dilin konuşuluyor olması bir insanın değişik ülkelerde kendisini yabancı hissetmesine neden olmaktadır ki bu yabancılık duygusunun hem günlük hayatta hem de farklı ülkelerden insanlarla duygusal ve fikirsel ortaklıklar kurulmasının önünde önemli bir engel olduğu açıktır.

Uluslararası ilişkilerin daha az olduğu geçmişte bu konu ciddi bir problem değildi. Ancak toplumlar artık eski çağlardaki gibi birbirinden habersiz değiller. Bilim ve teknolojinin gelişimiyle küçülen dünyada evrensel bir dilin varlığı her milletle ilişki kurmayı mümkün kılacaktır. Böylelikle sadece iki dil bilmek yeterli olacaktır: anadil ve evrensel dil. Birincisiyle kültürel çeşitlilik korunurken, ikincisi bir kişinin dünya üzerindeki her insanla iletişim kurmasına olanak sağlayacaktır.

Hz. Bahaullah, dünyanın tüm insanlarını birleştirmek ve onları aynı ailenin üyeleri yapmak için gelmiştir. Evrensel yardımcı bir dilin varlığıyla kişiler nereye giderlerse gitsinler birbirlerini anlayacakları için kendilerini evlerindeymiş gibi hissedeceklerdir. Böylece bu dil, insan âleminin birlik araçlarından birisi haline gelecektir. Bahailere göre küresel barışa giden en büyük adımlardan biri olan evrensel bir dilin tesisi ile ilgili Hz. Bahaullah’ın ilahi mesajı şöyledir: “Dünya halklarının evrensel bir dil ve ortak bir yazı benimseyecekleri gün yaklaşıyor. Bu olunca, bir insan hangi şehre gidecek olsa, kendi memleketine gelmiş gibi olur. Bu şeyler zorunlu ve kesinlikle gereklidir. Bu yazılan şeylerin olabilmesi için çalışmak ilim ve anlayış sahibi her insanın vazifesidir.”

Eşitsizlik, ayrımcılık ve sömürü, günümüzde halen insanlığın yaşamını mahveden sıkıntılar arasındaki yerini korumaktadır. Bunun belki de en görünür örneği, gelir ve fırsatların gerek milletler arasında gerekse milletlerin kendi içlerinde dengesiz dağılımıdır. Bireysel hırslar ve çıkar arayışları ısrarla ortak faydaya üstün gelmektedir. Bu pervasızlıkların yarattığı istikrarsızlık, ekonomik krizlerde kendisini sıkça göstermektedir. Bu sorunların temelinde ekonomik hayata dair kabul gören yaklaşımlar yatmaktadır örneğin “Bireyin değeri, ne kadar birikimi olduğu veya diğerlerine kıyasla ne kadar mal tükettiğine göre belirlenir.” ya da “acımasız bir rekabetçilikle kişisel çıkar peşinde koşmadan zenginlik ve gelişim sağlanamaz.” Bunların yanında maddeciliğin güçleri, anlık tüketime uygun bayağı eğlenceler vasıtasıyla insanları, başkalarının yaşadığı sefalete karşı uyuşuk hale getirmektedir. 

Mevcut yaklaşımlar her ne kadar tarihsel sürecin bir sonucu olsalar da, bunların geleceği şekillendirmesi şart değildir. Bunlar insanlığın ergenlik dönemini tatmin etmiş olsalar da artık eşiğinde durduğu olgunluk çağı için yetersiz kaldıkları aşikârdır. 

Bahailer bu tespitleri yaparken bir taraftan da şunu kesin olarak bilmektedirler: Hz. Bahaullah’ın tasavvur ettiği gelecekteki düzen, şu an hayal edebileceğimiz her şeyin ötesindedir. Dolayısıyla buradaki öneriler, toplumun derinliklerine işlemiş ekonomik sorunların çözümü için ancak bir başlangıç niteliği taşıyabilir. 

İnsan doğasının ruhani bir yönü olduğu, ekonomik sorunlarla baş etmeye yönelik Bahai bakış açısının temel unsurlarından birini oluşturur. Birey; dürüstlük, güvenilirlik ve cömertlik gibi Allah’ın tüm vasıflarını gösterebilme kapasitesine sahiptir ve hırslarına yenik düşmek zorunda değildir. Hz. Bahaullah insanın gerçek kıymetini şu sözlerle açıklar: “İnsanoğlunun üstünlüğü hizmet ve kemal iledir, yoksa ziynet, servet ve mal gösterişinde değildir.”

Bu durumda birey için en büyük mutluluk kaynağı hemcinslerinin huzuru ve refahına katkıda bulunmaktır. Böyle bir çerçeveden bakıldığında sıradan görünen birçok ekonomik faaliyet önem kazanır. En değerli kazanç, kanaatkâr bir hayat sürdürmek ve nüfusun tümünün refah içinde yaşayabilmesi için fedakârca vermek amacıyla elde edilen kazançtır.

Eğer insanlık barışçıl ve adil bir evrensel toplum yaratmak istiyorsa her türlü ırksal, etnik, milli, dini ya da sınıfsal taassuptan ve önyargıdan arınmalıdır. Bunlar insanlığın ortadan kaldırması gereken yıkıcı hatalarıdır. 

“Ey İnsan Oğulları! Bilir misiniz sizi niçin bir topraktan yarattık? Kimse kimseye iftihar etmesin diye. Her an yaradılışınızı düşününüz. Mademki Biz sizi aynı şeyden yarattık, sizin de tek bir şahıs gibi olmanız gerektir; şöyle ki, tek bir ayakla yürür, tek bir ağızla yer, tek bir toprakta oturur gibi davranmalısınız… Size öğüdüm budur. Bu öğüdümü tutarsanız, bulunmaz şeref ağacının nefis meyvelerinden yersiniz.” 

Tanrı insanoğluna gerçeği görebilmesi ve doğruyu yanlıştan ayırt edebilmesi için göz, gerçeğin sesini duyabilmesi için kulak ve keşifler yapabilmesi için akıl bağışlamıştır. Tüm bu kapasiteler ve donanımlar insanoğlunun gerçeği serbestçe araştırması içindir. İnsanoğlu gerçeği başkasının gözüyle değil kendi gözüyle görmeli, başkasının kulağıyla değil kendi kulağıyla duymalı ve başkasının aklıyla değil kendi aklıyla algılamaya çalışmalıdır. Gerçeğin bu şekilde serbestçe araştırılması şahsi fikirlerimizden ve peşin yargılarımızdan arınmamızı gerektirir. Eğer bireyler muhakeme yeteneklerini kullanamayıp hayranlıktan ya da korkudan dolayı bazı fikir ve görüşleri sorgulamadan kabul etmeyi seçerlerse, insan olarak temel ahlaki sorumluluklarını ihmal etmiş olurlar.

Dünyadaki çatışmaların esas sebeplerinden bir tanesi insanların körü körüne ve sorgulamaksızın çeşitli gelenek, akım ve görüşleri takip etmesidir. Bunun nedeni, insanların bu şekilde davrandıklarında, çoğu zaman birtakım görüşlere veya geleneklere aşırı bağlanmaları, böylece kendi fikirlerini paylaşmayanlara karşı tahammülsüzleşmeleridir. Dolayısıyla bireyler önyargılardan arınmak ve özgür düşünebilme kabiliyetini geliştirmek için sürekli çaba içerisinde olmalıdır.

Bahai dini önyargıların terk edilmesini şiddetle savunurken, bir yandan da günümüzde sıkça kabul gören gerçeğin kişiden kişiye farklılık gösterdiği yönündeki fikirleri reddeder. Bahai görüşüne göre gerçek tektir. Tüm insanlar gerçeği arayışlarında samimi ve alçakgönüllü olduklarında, günbegün bu gerçeğin farklı yönlerini keşfederek eninde sonunda ortak bir anlayışa ve birliğe ulaşacaklardır.

Bahai yazılarına göre bilim ve din, gerçekliği araştırıp keşfetmede bize kılavuzluk eden iki bilgi ve uygulama sistemidir. Bilim, evrenin fiziksel yönlerini anlamaya yönelik çabaları düzenlerken din, varoluşun ruhani boyutuyla ilgilenir.

Bahai İnancı’na göre gerçek din, bilimle uyum içerisindedir. Çünkü gerçek tektir ve din ile bilim bu gerçeği araştırmamıza yardım eder. Her ikisi de bizi içinde yaşadığımız dünya konusunda bilgilendirir. Din aracılığı ile bize kazandırılan içsel anlayış, bilimsel sorgulama ile yapılan keşifler sayesinde bütünlük kazanır. İkisi birlikte, medeniyetin maddi olduğu kadar ruhani yönünü de kabul eden bir yaklaşımla toplumlarımızın çeşitli ihtiyaçlarını karşılayacak olan bilgi birikimini yaratıp kullanmamıza zemin hazırlar. Her ikisi de gereklidir: Din olmaksızın bilim dogmatik bir maddeciliğe dönüşür, bilim olmadan din ise batıl inanç haline gelir.

Bahailer, dinin ve bilimin araştırdığı gerçeğin Yaratıcısının tek ve aynı Tanrı olduğuna inanırlar. Tek bir gerçek olduğundan yola çıkıldığında bir şeyin bilimsel olarak hatalı ve dinen geçerli olması mümkün değildir. Bu gibi çelişkiler sadece insanlığın yanılgısı ve önyargısından kaynaklanmaktadır.

Bilim ve dinin uyumu hakkında Hz. Abdülbaha şu açıklamayı yapmıştır: “Din ve bilim insan zekâsını yükseltebilecek ve insan ruhunu geliştirebilecek iki kanattır. Yalnızca tek bir kanatla uçmak mümkün değildir! Bir insan yalnızca din kanadıyla uçmaya çalışacak olursa hızla hurafe çamuruna saplanacak, öte yandan, yalnız bilim kanadıyla da gelişim gösteremeyecek ve bu sefer de materyalizmin çaresizlik bataklığına sürüklenecektir… Din bu hurafelerden, geleneklerden, ahmakça dogmalardan kurtulup bilimle ittifak ettiği zaman dünyada ortaya çıkacak olan birleştirici ve temizleyici büyük bir kuvvet, tüm savaşları, anlaşmazlıkları, uyuşmazlıkları ve çekişmeleri silip süpürecek ve o zaman insanlık Allah’ın sevgisinin kuvveti altında birleşecektir.”

Hz. Bahaullah bilgi edinmenin insanlığın yükselişine sebep olan kanatlar olduğunu öğretir. Bu nedenle bilgi edinmek herkesin hakkı ve görevidir.

Medeniyetin kalbinde, toplumsal gelişimin kaynağı olan bilgiyi üretmek ve hayata geçirmek yatar. Bu nedenle Bahai Dini’nin temel öğretilerinden biri de hem kız hem erkek çocuklarının eğitilmesi zorunluluğudur. Bahai yazılarına göre eğer aileler çocuklarının eğitimini ihmal ederlerse Tanrı katında sorumlu olurlar. Dolayısıyla çocukların eğitimi bütün Bahailer için ihmal edilemeyecek kutsal bir görevdir.

Bahai Dini kız çocuklarının erkek çocuklar kadar eğitime ihtiyacı olmadığı düşüncesini kesin bir şekilde reddeder. Hatta eğer bir ailenin tüm çocuklarına iyi bir eğitim sağlama imkânı yoksa önceliğin geleceğin anneleri olacak kız çocuklarına verilmesi tavsiye edilir.

Bahailerin eğitim anlayışı yalnızca okuma yazma öğrenmekle sınırlı değildir. Eğitimin bizi hurafelerden, önyargılardan ve materyalizmin pençesinden kurtarması gerekir. Çocuklar tüm insanlığa en iyi şekilde hizmet edebilmek için mümkün olan en iyi akademik, mesleki, fiziksel ve ruhani eğitimi almalıdırlar. Bahai Dini’ne göre eğitimin amacı, dünyanın tek bir vatan ve tüm insanların da onun vatandaşları olduğuna inanan, hizmet ve sevgilerini daha iyi bir dünyanın kurulmasına adayacak kadın ve erkekler yetiştirmek olmalıdır. İnsanlar bu yaklaşımı benimsedikleri takdirde insan âleminin birliğini kurmak mümkün olacaktır.

İnsanoğlunun en eski ve büyük özlemlerinden olan dünya barışı Bahai Dini’nin temel prensiplerinden biridir. Bahailer bu görüşü savunurken dünya barışının güzel ancak gerçeklemesi mümkün olmayan bir temenni olmakla kalmayıp kaçınılmaz olduğuna inanırlar. Bu barış ya büyük acılar sonunca gelecek ya da insanlar birleşerek barışı artık kabul edeceklerdir.

İnsanların büyük çoğunluğu bencil ve saldırgan davranışların, insanın doğal bir özelliği olduğu fikrindedir. Bahailer bunun barışa ulaşmamızı engelleyen, yanlış bir görüş olduğunu savunurlar. Buna göre dünya barışının temelini atmanın ilk adımı, insanlığın içinde bulunduğu durumu, onun olgunluk çağına varmakta olduğunu gösteren sancılar olarak kabul etmektir.

Bahai Dini’ne göre bugün dünyada temel olarak birisi parçalayıcı, diğeri birleştirici iki süreç işlemektedir. Parçalayıcı süreç insanlığa çok büyük acılar yaşatmakla beraber, köklü oldukları kadar faydasız da olan eski anlayışları yerle bir etmektedir. Dolayısıyla bugün dünyanın mustarip olduğu acılar esas itibarıyla insanlığı birliğe doğru götüren zorlu basamaklardır. Öte yandan keskin bir gözle bakarsak örneklerini dünyanın birçok köşesinde görebileceğimiz birleştirici süreç ise insanlığın olgunluk döneminde kurulacak medeniyetin alt yapısını hazırlamaktadır. Milletlerarası işbirliği ilerlemiş, birçok eksikleri olsa da küresel kurumlar insanlığın kaderinde belirleyici olmaya başlamış, bilimsel araçlar birleşik bir dünyayı idare edecek duruma gelmiştir.

Dünya barışının temellerini atmakta başarılı olmak istiyorsak, bunu sürekli gelişen maddi medeniyete eşlik edecek doğru bir din anlayışı olmadan başaramayız. Hz. Bahaullah’ın bu konuyla ilgili mesajı çok açıktır: “Din lambası karartılacak olursa… adalet ve insaf, sükunet ve barış ışığı artık parlamayacak.” Bütün dinlerin temellerinde birlik ve barış vardır. İnsanların kendilerine nasıl davranılmasını istiyorlarsa başkalarına da öyle davranmaları gerektiği fikri bütün dinlerde vardır. Fakat insanlar İlahi Elçileri yanlış anlamış ve bu yanlış anladıkları şeylere kendi dar görüşleri çerçevesinde bencilce, sıkı sıkıya sarılmışlar ve bunun neticesinde karmaşa ve ıstıraplara neden olmuşlardır. Bu nedenle günümüzde birçok kişi geleceğe dair umutlarını dini bir tarafa bırakarak tamamıyla maddi rahatlıklara ulaşma olanaklarına ve insan yapımı sosyal sistemlere bağlamışlardır. Fakat bütün bu sistemler barış ve birliği sağlamaktan çok uzaktır.

Bahailer barış, birlik ve adaletin hüküm sürdüğü evrensel bir medeniyeti kurmanın, dünya liderlerinin en başta gelen sorumluluğu olduğuna inanırlar. Buna göre dünya liderleri işe yaramayan fikirleri terk ederek değişmez bir istek ve kararlılıkla birlik içerisinde karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak için bir araya gelmelidirler. Silahların yasaklanması ve çatışmaların kaldırılmasıyla barış tam olarak sağlanamaz. Savaş sebeplerinin temelden kaldırılması ve kalıcı bir çözüm bulunması yolunda atılacak adımlar genel ve dünya çapında olmalıdır. Irkçılık, insan birliğinin prensibine dayanan kanunlarla ortadan kaldırılmalıdır. Aşırı zenginlik ve fakirlik, büyük çalkalanmalara sebep olmaktadır. Bu her iki aşırı uç dünya çapında manevi temele dayanan bir davranış biçimine getirilmelidir. Milliyetçilik tüm insan ırkını sevme yolunu açmalıdır. Dini liderler, aralarındaki farklılıkları barış hatırı için ahenk içerisinde halletmelidir. Genel bir eğitimle tüm dünya insanlarını sevmek öğretilmelidir.

Dünya liderlerinin yukarıda belirtilen görüşleri kabul etmesi çok önemli olsa da böylesine zorlu, büyük, iddialı ve asil bir hedefe yalnızca liderlerin çabalarıyla ulaşılamaz. Bu hedefe ulaşmak için gayret göstermek herkesin sorumluluğudur. Bu bağlamda bireylere düşen görev, günlük davranış ve yaklaşımların barış için kalıcı çözüme ulaşmayı sağlayacak ruhani prensiplere dayandırılması, yani bireyin bu hedefe uygun bir yaşam sürmesidir.

Bahai Dini partizan görüşlerin tamamıyla dışındadır. Hz. Bahaullah, bugünkü siyasi düzenin partizanlık anlayışının özellikleri olan ihtilaf ve çekişmeden kesinlikle kaçınmaları konusunda Bahaileri kesin bir dille uyarmıştır. Bu nedenle Bahailer hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar, siyasi partilerin faaliyetlerine karışmazlar. 

Bununla birlikte Bahailer, yaşadıkları toplumun refahını geliştirmeye katkıda bulunmak için çaba gösterirler ve bunun yollarından biri de vatandaşlık görevlerini yerine getirmeleridir. Bu nedenle Bahailer genel ve yerel seçimlerde, yaşadıkları topluma en değerli katkıyı yapacağına inandıkları herhangi bir parti veya adaya kendi vicdanları doğrultusunda oy verme konusunda özgürdürler. 
Bahailer yaşadıkları ülkede idari pozisyonlarda çalışabilir. Ayrıca, tamamen sosyal ve ahlaki meseleler hakkında kamusal seviyede görev almalarının önünde bir engel yoktur. Aksine toplumsal eşitliğin sağlanması ve ayrımcılıkların yok edilmesi gibi birçok alanda Bahailer yıllardır ön saflarda hizmet etmektedirler. Fakat Bahailerin siyasi herhangi bir makamları olamaz ve herhangi siyasi bir parti veya oluşum adına çalışmazlar. 

Zira Bahailerin tüm çabalarına rehberlik eden birinci öncelik, Hz. Bahaullah’ın dünyadaki hastalıkları iyileştirmek için yazdığı ilahi reçeteyi uygulamaktır. Bu reçete ise tüm insanlığın bir an önce anlaşmazlık ve çatışmayı bırakarak tek bir aile gibi yaşamasıdır. Toplumun gerçek gelişimi, insanlık medeniyetinin bu yeni olgunluk seviyesine ulaşmasıyla başarılacaktır. Bu konuda Hz. Bahaullah’ın sözleri şöyledir: “İnsanlık âleminin birliği sağlam bir biçimde tesis edilmedikçe ve edilinceye kadar refah, barış ve güvenliğe ulaşılamaz.” 

Siyasete karışmama prensibi, hem inanç seviyesinde hem de uygulamada, Bahailerin yaşadıkları devlete karşı sadakat ve itaat öğretisi ile yakından ilişkilidir. Hz. Bahaullah, yaşadıkları devlete itaat etmeleri ve onu yıkmaya veya zayıflatmaya çalışan her türlü çaba ve hareketten kesinlikle uzak durmaları konusunda Bahailere çağrıda bulunmuştur.

İnsanın iki doğası vardır: ruhani yahut yüksek olan doğası ve maddi yahut aşağı olan doğası.
İnsanda, bu her iki doğanın belirtilerine rastlamak mümkündür. İnsan riyakârlığı, suçluluğu ve adaletsizliği yansıtır ki, bunların hepsi aşağı doğasının sonucudur. Kutsal doğasının nitelikleriyse sevgi, merhamet, şefkat ve doğruluk olarak vücuda gelir. Çağlar boyu dünyaya gelmiş evliyalar, erenler ve azizler gibi şahsiyetler kutsal doğası, insanî doğasına hükmedebilmiş büyük insanlardır.

Konuya tarihsel açıdan bakacak olursak, maddi uygarlık bakımından insanoğlu şimdiye kadar yaşanan en yüksek düzeye ulaşmıştır ve bu ilerleme hiç şüphesiz bundan sonra da artan bir ivme ile devam edecektir. Gelişen maddi uygarlık hem hayatlarımıza kattığı konfor ve fırsatlar açısından çok değerlidir hem de sahip olduğumuz potansiyelin kesin bir işaretidir. Bununla birlikte maddi uygarlığın seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun, bunun insan ruhunun özlemlerine cevap vermekte yetersiz kaldığı da açık bir gerçektir. Diğer bir anlatımla, insanlığın ulaşmayı başardığı maddi uygarlık seviyesine, buna uygun bir ruhani uygarlık eşlik etmelidir.

Bahailer bu ruhani uygarlığın Hz. Bahaullah’ın getirdiği ilahi öğretiler vasıtasıyla kurulabileceğine inanırlar. Bahai literatüründe insanın mevcut konumu için, gecenin bitimi ve günün başlangıcı tasviri kullanılmıştır. Bununla kastedilen şey, insanoğlunun bütün kusurlarının yanı sıra mükemmelliğin tüm aşamalarını da içinde barındırdığıdır.

Hz. Bahaullah insan ruhunu şu sözleriyle tanımlar: “Gerçek söylüyorum! İnsan ruhu, özünde, Tanrı’nın işaretlerinden bir işaret, sırlarından bir sırdır. İnsan ruhu Kadir-i Mutlak’ın zorlu ayetlerinden bir ayettir; Tanrı âlemlerinin hakikatini ilan edip duran müjdecidir. Onun içerisinde dünyanın şimdiki halde anlamaktan tamamıyla aciz bulunduğu bir şey saklıdır.”

KAPAT